Adı ‘Fener’ olsaydı…

30 October 2009 Yazan  
Kategori Orhan Yıldırım

ORHAN YILDIRIM

Asıl sorun, işi buraya getiren: Beşiktaş… Kendini bu kadar yiyip bitiren başka kulüp var mı?
Beşiktaş’ın, TFF’den maç tarihini değiştirme talebi derbinin gölgesinde kaldı. Wolfsburg maçı Beşiktaş’ın Şampiyonlar Ligi’ndeki kaderini çizecek. Bu kesin… Teknik ekip de doğal olarak işin ciddiyetinin farkında. Ekstradan bir gün daha iyi dinlenip, maça hazırlanmak için Ankaragücü maçının cumaya çekilmesini istiyor. TFF, Başkent ekibinin Karşıyaka ile oynayacağı kupa sınavını gerekçe gösterip, ‘Hayır’ diyor. Yanlış anlamayın, erteleme değil. Sadece gün değişikliği. Ama konu Beşiktaş olunca, duvara çarpıyor! Oysa yapılacak iş gayet basit: Milli takımın Plaf-Off’a kalma ihtimali düşünülerek iki hafta sonra lige ara verilecek. Kupa maçını koy o haftaya. Eğer Fenerbahçe ya da Galatasaray aynı durumda olsaydı, eminim bu doğru uygulama hayata geçerdi.

Asıl sorun, işi buraya getiren: Beşiktaş… Kendini bu kadar yiyip bitiren başka kulüp var mı? Yok. Real Madrid geçen yıl kayıpları oynadı. Sahasında ezeli rakibi Barcelona’dan yarım düzine gol yedi. Bayern Münih, büyük transferlere rağmen şampiyonluktan uzak kaldı. Milan, İtalya’da diplerde. İçerde Fenerbahçe. Yabancılara para bastı. Yerlileri de üstüne koydu. Galatasaray’da aynı durum söz konusu. Hatta Trabzon daha da beter. Bir kaç örnek verdiğimiz bu kulüplerin hiç birinde başkana yumurta ile saldırıp, aracını tekmeleyen, 118 kez milli olmuş bir kaleciyi 90 dakika boyunca ıslıklayıp yuhalayan, hele yönetime ‘şerefsiz’ diyebilen, takım gol attığında en ağır hakareti yapanına rastlamadık, duymadık. Hal böyle olunca ne TFF ve kurulları, ne hakemler, ne de başka yerde adın geçer, ağırlığın olur. İnönü’ye gelen her düdük ‘cesur yürek’i çalıyor! Rakip tribünler seninle alay ediyor. Hakem seminerinde bir hakem otelin kuaförüne, “Beşiktaş nasıl olsa kendi içinde bir şeyler bulur, bizlere gerek kalmaz” diye yarı şaka, yarı ciddi kehanette bulunuyor.

Bu durumu Osmanlı’nın son dönemlerine benzetiyorum. İçten içe parçalanmış, kişisel ve grupsal menfaatlere kalmış, tükenmiş birini dışarıdan yıkmak en kolay yoldur. Artık bir asrı deviren camianın kendi içindeki ‘hainleri’ ve ‘kongre simsarlarını’ temizlemesinin zamanı geldi. Fenerbahçe yıllardır alışık olduğu derbiyi kazanıyor, ortalık yıkılıyor. Sen çifte kupayı kazanıyorsun, esamen okunmuyor.

Bu arada Kadıköy’de Manisa’nın net pozisyonunu ofsayt diye kesip, bir de penaltısını vermeyip maçın önüne geçen Tolga Özkalfa’nın, Fenerbahçe’nin Kayseri deplasmanında görevlendirilmesini ilginç bulduk.

Bakalım, hep birlikte izleyeceğiz.

“Çalışan popçular Bayramımız” kutlu olsun!

30 October 2009 Yazan  
Kategori Turgay Demir

Turgay Demir

Hürriyet’in “magazin sayfalarının” yeni sorumlusu (bana göre o sayfalarda spor yok magazin var) Ercan Saatçi’ye destek vermek moda oldu. Kalemine sağlık sevgili Coşkun Türk kardeşim, daha önce yapılan Alex-Lefter buluşmasının perde arkasını ortaya çıkarmış, röportajın Ercan Saatçi’ye hediye edildiğini ataryemez’de yazmıştı.

Saatçi, yapmadığı bir röportaja imza atmıştı. Bu büyük destek kesmemiş arkadaşı, eski kayınpeder vasıtasıyla bir de Bünyamin Gezer’i istemiş. Yine Coşkun Türk, (Bu gidişle spor medyasının Çölaşan’ı olacak) yazdı. Ertuğrul Özkök, Mahmut Özgener’i arayıp “Bizim Ercan spor müdürü oldu, desteğe ihtiyacı var, Bünyamin’i vermelisin!” demiş… Ben bu yazının resmen yalanlandığını hiçbir yerde okumadım ama yine de Mahmut başkanı arayıp sordum. “Ertuğrul Özkök beni aramadı” dedi, “Başkası aradı mı?” diye üsteleyince şöyle dedi: “Bünyamin Hürriyet’e konuştu haberin olsun başkan dediler, ben de konuştuysa konuşsun dedim.” Yani ilk izni veren Mahmut başkan değil… Kendi söylediği bu.

Peki ilk izni kim ya da kimler vermişti? Federasyon mahallesinden ilgili, ilgisiz birçok kişiyle konuştum… Ercan Saatçi’ye destek için Bünyamin Gezer’e röportaj iznini kimin verdiğini sordum… Sözbirliği etmişçesine, “Yukarıdan geldi!” dediler. Mahmut başkan vermediğine göre yukarıda başka kim var acaba! Uzatmayalım… Birileri ateşle oynuyorlar ama farkında değiller. Bizim mesleki kavgamızın içine balıklama daldılar. Dalmakla kalmayıp, tavırlarını spor gazetecilerinden yana değil, popçulardan yana koydular.

Şimdi bütün gerçek spor gazetecilerine düşen bir görev var… Biz gerçek gazetecileri es geçip, popçulara destek vererek bu kutsal mesleğe büyük saygısızlık yapanların yakalarına yapışmalıyız… Yanlış anlaşılmasın, kimseden çok fazla bir şey istemiyorum. ‘ataryemez’ kadar duyarlı olsunlar yeter. Öte yandan popçulara destek verme yarışı bundan sonra da sürerse şaşırmayalım. Demirören kongre kaygılarıyla, Adnan Polat da Fenerbahçe yenilgisini unutturmak için federasyonun yaptığı Bünyamin Gezer jesti misali jest yaparlarsa hiç şaşırmayın.

NOT: Normalde 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Bayramı, yani bizlerin… 15 gün önce popçular Bab-ı Ali geleneklerini yıkıp devrim yaptıklarına göre; atıyorum 15 Ekim de onların ve işbirlikçilerinin bayramı olsun… Gazetecilik ve popçuluk bayramınız kutlu olsun arkadaşlar!

YA OYUNU KULLAN YA AĞLAMA
Geri sayım sürüyor, 2 Kasım son gün… Beşiktaşlılar bu zamanı çok ama çok iyi değerlendirin. Aidatlarınızı yatırın ve kongrede oy kullanma hakkınızı elde edin. Sonra…

Sonrası size kalmış… İster Demirören’e verin oyunuzu, ister Aksu’ya.. İsterseniz başka birine. Oyunuzun kime gideceği sizin vicdanınıza kalmıştır ama oy vermeniz tarihi bir görevdir. Burada seçme şansınız yok. Mutlaka kongreye gidin ve oyunuzu kullanın. Yedi, sekiz, belki dokuz, mümkün de 12- 13 bin kişi gelsin genel kurula. Oy sayımı bile sabahlara kadar sürsün… Beşiktaş’a yakışan budur. Kulübünün geleceğini merak eden, o gelecekte söz sahibi olmak için bir şeyler yapar…

Bu nedenle herkes üzerindeki ölü toprağından sıyrılsın. Aidatını yatırsın ve çok önemli başka bir işi olmadığı taktirde de genel kurula gelip oyunu kullansın. Yok eğer kimse bu çağrıları umursamaz ve son genel kurulda olduğu gibi 2 bin 700 kişi gelip Beşiktaş’ın kaderini belirlerse ondan sonra kimse ağlamasın, sızlamasın… Ya herkes kulübüne sahip çıkacak ya da kulübü sahipsiz kaldı-kalacak diye şikayet etmeyecek.

VOTKACI SOYTARIYI BULUN!
Fenerbahçe sevdasını yüceltirken gerçekleri de görebilen sevgili dost Hasan Ali Atasoy’un da belirttiği gibi derbide, bazı holiganlar kendi kulübünü yakacağını dahi hesap etmeden sahaya pet şişe, bozuk para ve votka şişesi attılar! Şişeyi atan soytarının, görevini yapmaya çalışan Lig TV kameramanını öldürmemiş olması sadece bir tesadüf!

Şişe ensesine gelmiş, Allah korumuş. Arkadaşımız ucuz kurtulmuş vesselam. Sonra diğer bazı serseriler gelip şişeyi bir yerlerine saklamışlar. Nasıl becerdilerse kaybetmişler (!) koca şişeyi. Bana göre yardımcı hakemin başının yarılması dahil diğer hepsi hikayedir ama bu votkacının yaptığı olay çok ciddidir. Bir insan ölebilirdi… Bu nedenle Fenerbahçe kulübü o soytarıyı derhal bulup ilgililere teslim etmeli. Kulüpler her olayı önleyemez ama faili tespit etmek öncelikle onların sorumluluğundadır. Eğer Fenerbahçe bu sorumluluğunu unutur ve üç kuruşluk hesaplarla o votkacıyı gizlemeye kalkarsa çok ağır bir ceza almalıdır. Almalıdır ki bir daha votkacıları yakalayabilsin!!!

GÜNÜN SÖZÜ
Çocuğuna küçük şeylerden zevk almasını öğreten, ona büyük bir servet bırakmış olur.
(Atienne Gilson)

Hakan! Kutlu olsun

30 October 2009 Yazan  
Kategori Cem Dizdar

CEM DIZDAR
Ankaragücü’nün eski hocası Hakan Kutlu Denizli’ye yeni hoca oldu. Oldu ama yaptığı olmadı.
İnsan hep bir şeyler yaparak ‘büyürse’ de bunun tersi de doğrudur. İnsanı büyütenler arasında yaptıklarımız kadar yapmadıklarımız da önemli yer tutar. Bazen bir şeyi yapmazsın, hayatın makası orada değişir. Sen yapmazsın, başkası sana bakıp yapmaz, bu yapmama hali çoğalır, itiraz büyür ve hayat o itiraz üzerinden düzelir, güzelleşir.

Tanımam ama televizyon gördüğüm Nurullah Sağlam, gayet ‘sağlam’ birine benziyor. Yan mahallenin abilerinden biri gibi benim için… Kalecileri Özden’in, ki hayatta hepimiz zaman zaman formsuz olabiliriz, olmadık işler yapması sonucu 2-3 yenildikleri Bursa maçının ardından soyunma odasına giren Denizlispor Kulüp Başkanı Ali İpek, hocayı da oyuncuları da baştan ayağı ‘boyamıştı’ hatırlarsanız. Maçın ardından her onurlu adamın yapabileceği işi yapan Sağlam, ayrıntıya girmeden istifasını açıklamıştı.

Ve ben beklemeye koyuldum… Bundan sonra ne olacak?

Şu oldu, Ankaragücü’nün eski hocası Hakan Kutlu Denizli’ye yeni hoca oldu. Oldu ama yaptığı olmadı.

Bir kere meslektaşına karşı olmadı, şık durmadı.

İkincisi eğer Ali İpek, Denizli’ye hoca bulamasaydı, Hakan Kutlu ya da o teklifi kabul etmeyen ber başka hocanın yapmadığı bir şeyle belki de bu ülkede futbolun makası değişecekti.

Üçüncüsü… Sağlam’la birlikte o soyunma odasında bulunan ve o sözleri yemek zorunda kalan genç futbolcuların Hakan Kutlu’nun tutumunu nasıl değerlendirdiklerini merak ediyorum. Ve bundan sonra Kutlu’ya olan saygı seviyelerini!

Futbolcular sözleşmeleri gereği takımı bırakamayabilirler ya da buna cesaret gösteremeyebilirler. Onlara ufak itirazlarla hayatın değişebileceği umudunu vermek hocaların işidir. Kötü giden bir maçı döndürebilme umudu neyse, bu da odur.

Antep’i uzatmada 4-1 yendikleri maçtan sonra sadece bir idman yaptırdığı Denizlispor için, “Bu takım böyle oynarsa çok can yakar” dediğini okudum Kutlu’nun. Ve bir kere daha şaşırmadım… Ne yardımcı hocaları Özcan Bizati’nin demecinde ne Kutlu’nun o bir kaç kelimesi içinde Nurullah Sağlam’a çakılmış bir selam vardı.

Ali İpek tipi yöneticilerin altında çalışmak, Nurullah Sağlam’a yapılana rıza göstermek anlamına da gelir. Eğer kendimize bu tip bir muameleyi uygun görüyorsak zaten konu kapanmıştır. Bunun ‘eve ekmek götürmekle’ uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Eve ekmekle birlikte saygınlığında götürüleceğini unutursak, hatırlamak istemezsek futbol hayatımıza sandığımız kadar çok şey katmıyor demektir.

Bir de Denizlispor taraftarı olsaydım, “Hep böyle adamlar mı yönetecek hayatımızı?” sorusunu aklımda mıh gibi tutar, bu soruya yanıt arardım her maça gidişimde…

Fikri olmak ve İnsanı görmek

30 October 2009 Yazan  
Kategori Güven Taner

güventaner

Tribündeki densizin maç başlamadan attığı madeni para, ısınmakta olan yardımcı hakem Tarık Ongun’un başını değil de top toplayıcı çocuğun kafasını yarsa idi!

Bu denli gündem olur muydu?

Ne gündemi, haberimiz olmazdı!

O olayı herhangi bir insana zarar verdiğinde de gündem yaptığımız zaman bizim hakemimiz de yardımcısının kafasını yardıklarında maçı başlatmaz!

Bir yandan da o densiz bulunur, yaptığına pişman edilir! Şimdi o onursuz utanmaz karnını kaşırken kulübü F.Bahçe ceza çekecek!

Günümüzün yorumcusu eski hakemler, atılan madde, asıl atılış amacına uygun biçimde bir futbolcuya gelseydi, bu denli ateşli tepki vermezlerdi.

Yaptıkları, biz spor yazarlarının, bir kulüp başkanı meslektaşımızı tartakladığı zaman dozu daha yüksek tepki verişimize benziyor.

Sorunumuz, ‘fikri savunmayı’ bilememekte. Taşın atılmasına, isabet edenin kimliğine ya da yarattığı olaya göre değer biçiliyor!

Oysa öncelikli değer ‘Tribünden bir insana bir şey atmanın yanlış olduğu fikrine’ sahip olmakta. Hakem bu bilinci taşıdığında toplumu ve dolayısıyla onu oluşturan bireyi (kim olursa olsun) koruyarak sorunu çözer.

Hakem Bünyamin Gezer, Tarık Ongun “Ben iyiyim” dediği için maçı oynatırken durumu fiziksel ele aldı; ahlaksal, düşünsel, toplumsal boyutunu kaçırdı ve yardımcısının başına gelene tepki vermemiş oldu!

Olayın insansal anlamını yakalayamadı. Belki yakaladı, bir düşüncesi oluştu, ama o düşüncesi de özgür değildi! Bir şeylerin, belki korkuların belki önyargıların belki ufuksuzluğun baskısı altındaydı!

Oysa yapacağı, yardımcısına “Sen bedensel olarak iyisin, ama olayın yapısı çirkin” demesi durumu toplumsal değerlendirmesi ve kararını buna göre vermesi gerekirdi.

Bir şey daha var:

Hakemin değerlendirmesine bırakılmış, her zaman başa gelmeyen olaylara karşı herkesten en yerinde ve çoğunlukça ‘doğru’ sayılan kararlar beklenemez.

Kuralları düzenleyenlerin yeni olaylardan esinlenerek yol gösterici ipuçlarını hakemlerin önüne yazılı koymaları gerekir. Ki hakem onun üzerinden yürüyerek kararını versin.

Hakemler şimdi bunu bekliyor.

Bir fikri, görüşü kürsüden söylemek başkadır, onu kâğıda döküp rehber olarak hakemin önüne yazılı koymak başka.

Bu meslek sahipsiz değil!

29 October 2009 Yazan  
Kategori Turgay Demir

Turgay Demir

Herkes spor gazeteciliği yapabilir!.. Çünkü bu meslek, bilgi, birikim ve tecrübe istemez!.. En azından birileri öyle zannediyor… En başta da Cengiz Semercioğlu… Sevgili dostu Ercan Saatçi’nin yaptığı Hürriyet spor sayfalarını överken haddini aşarak “Ercan ve ekibi, futbolun birkaç yorumcunun tekelinde olmadığını kanıtlıyorlar” diyor… Yorumcu dediği de biz gazeteciler… Çünkü bu ülkede spor sayfalarını fi tarihinden beri gazeteciler yapıyor, tepeden inme gelenler değil. Aynı düşüncesizlikle hareket etsek bizim de “Televizyon eleştirmenliği üç-beş magazinciye kalmamalı!” dememiz gerekir… Cengiz kardeşe göre futbol, herkesin yorum yapabileceği, hiçbir bilgi ve tecrübeye sahip olmadan, belki maçı bile izlemeden oyunculara yıldız verebileceği bir alan… Bilgi, birikim, tecrübe, emek, habercilik, akademik kariyer, palavra!.. Binlerce öğrenci gazetecilik okullarında boş yere okuyorlar vesselam!..

Okul out, sahne in!
Bu hesaba göre İletişim Fakülteleri’ndeki öğrencilerin kitabı, defteri bir kenara fırlatıp sahneye çıkmaları gerek… Ondan sonra da spor gazeteciliğine yatay geçiş yapacaklar… Yeni metod bu demek ki!.. Spor gazeteciliğine 40 yıl emek verenler bir kenarda dursun, liyakat çöpe atılsın, ne gam… Al bu kafayı yayın yönetmeni yap, sonra seyreyle cümbüşü… Misal, Beşiktaş’ın emektar malzemecisi Süreyya çok televizyon izlediği için Semercioğlu’nun yerine TV eleştirmenliği yapsın!.. Colin Kazım demokratik açılım konusunda baş yazı yazsın!.. İbrahim Üzülmez ekonominin nereye gittiğini yorumlarken; Hakan Balta, Birand’ın yerine ana haberi sunsun!.. Hasan Pulur’lara, Mehmet Barlas’lara, Hasan Cemal’lere, Emin Çölaşan’lara, Engin Ardıç’lara, Oktay Ekşi’lere, Bekir Coşkun’lara, Ahmet Altan’lara, Reha Muhtar’lara ne gerek var!.. Çağır iki türkücü, jön, üç manken al sana dev “gazeteci” kadrosu!

Bu kavgada ben varım
Kafa bu… Gazeteciliği herkes yapar!.. Yanlış anlaşılmasın, sanatçı dostların olayın şov tarafında olmalarının bir sakıncası yok… Ancak gazeteciliği topyekün sanatçılarla yapmak nerede görülmüş?.. Koca Hürriyet’in spor sayfasında gazeteci kalmadı… Her gün bir sanatçı manşette… Var mı böyle bir şey?.. Başkasını bilmem ama gazetecilik okulunda dört yıl dirsek çürüttükten sonra bu mesleğin (sayfa sekreterliği, muhabirlik, yöneticilik gibi) merdivenlerini adım adım çıkan ben isyanlardayım… Ardıma bakmadan da Nasreddin Hoca misali Timur’un karşısına çıkıyorum… Gerekirse tek başıma yürümeye de kararlıyım… Bana göre bizden sonra gelecek genç gazetecilere borçluyuz… Onlar için, bu kavgayı kimseden kormadan vermek zorundayız… Ben bu kavgada varım, ya siz?

Tansiyonum düştü

29 October 2009 Yazan  
Kategori Cem Dizdar

CEM DIZDAR

Futbol, ‘yüksek tansiyon’dur. Düşük olunca tadı olmaz, sahaya bakasın gelmez. İlk 15 dakika, “Ulan ne maç oluyor be!” dedim ama devamı balon gibi söndü. En azından benim için öyle. Çünkü Beşiktaşlı gözüyle izledim maçı. O denli söndü ki maç bir ara, ben bile ‘hakem hatası’ konuşur hale geldim!

Maç, tansiyon maçıydı ama Galatasaraylılar ‘atmosfer idmanı’ yapmamışlardı. Daha başlamadan kaptan Arda’nın yükselttiği tansiyon Galatasaray’ı ‘tüketti’. Oysa bu oyun yetenek, beceri bilgi istediği kadar ‘sinire hakim olmayı’ da gerektiriyor. Keita, oyundan attırabileceği Carlos tarafından oyundan atıldıysa bunda Arda’nın o ilk ‘eylem’inin etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum.

Maçın adamı kuşkusuz ki Alex diyecek herkes. Öyle ya iki gol attı. Ama oyuncunun terlemeden maç bitirdiği bir ülkede bundan daha doğal tespit olamaz. Golleri o attı ‘aslan payı’ da ona gidecek.

Benim için ise maçın adamları, Fener’i yöneten adam Cristian Baroni ile ‘İngiliz efekt’li Colin Kazım’dır. Kanımca maçın çözücüsü, Kazım’ın Galatasaray müdafaasında yarattığı tedirginlik oldu.

Maç bitince düşündüm… Keşke, emeğiyle geçinen kameramana o attığı şey için atan vatandaş bir özür telefonu açsa. Keşke, şu sahaya bir şey atmama konusunda insan aklı ve vicdanı elleri kontrol edebilse. Keşke Ersun Yanal, hiçbir şey söylemeden “Teknik analiz yapıyorum” diye konuşup kafamızı şişirmese… Bütün bunlar tansiyonumu normalin çok altına düşürüyor

Psikoloji mi? Komik olmayın!

29 October 2009 Yazan  
Kategori Sanlı Sarıalioğlu

Sanlı Sarıalioğlu

Derbi sonrası yorumları tek tek okudum. Galatasaray’ın yenilgisini psikolojiye bağlayanlar hiç de az değildi. Ne olmuş? Hakemin kafasından akan kanlar, Cristian ile Arda kapışması ve daha sonra buna diğer oyuncuların katılması Galatasaray’ı maçtan önce fazlasıyla etkilemiş. Futbolcuların yüreklerine korku salınmış. Bu nedenle de Galatasaray gerçek gücünü gösterememiş. Miş, miş de miş miş!

Eğer Galatasaray’ın yenilgisinin nedeni bu ise, o zaman şöyle bir gerçekle karşı karşıyayız demektir. Galatasaray, yüreksiz, pısırık, korkak, deneyimsiz ve kişilikleri henüz oturmamış futbolculardan oluşmuş bir takım. Şimdi soruyorum; öyle mi? Hayır değil. Bu tür derbileri defalarca oynamış biri olarak söylüyorum, kesinlikle değil. Bilakis rakip takımın protestosu futbolcuyu hırslandırır, motivasyonunu artırır. Futbolcuyu etkilemenin de ötesinde çökerten, yok eden sadece ve sadece kendi taraftarının protestosudur.

Galatasaray’ın yenilgisine böyle kılıflar uydurmak biraz komik kaçmıyor mu? Fenerbahçe, “Ben bu maçı kazanacağım” dedi ve kazandı. Bu galibiyette Daum faktörü de ön plana çıktı. Her şeyden önce Alman hoca futbolcularını maça her yönden çok iyi hazırlamış. Bunun yanı sıra sahadaki on bir, maçın her dakikasında beraber düşündü, beraber oynadı. Oyun disiplininden hiç kopmadı. Top rakipteyken bütün takım topun arkasına geçti ve ölümüne pres yaptı, kalesini korudu.

Galatasaray’da bunu sadece geri dörtlü ve iki ön libero yapmaya çalıştı. Diğer dört oyuncu (Elano, Nonda, Arda, Keita) top karşı taraftayken tatildeydi. Maçı asıl koparan işte bu farklılık oldu.

Daum’un bir başka hoşuma giden yanı formayı hak edene vermesi. Derbide Santos’u, Güiza’yı, Semih’i yanında oturttu. 1-2 hafta önce de Roberto Carlos kulübedeydi. Farkındaysanız kimsede gık yok. Demek ki hoca, otoriteyi sağlamış, ağırlığını koymuş. Güiza oyuna girdiği andan itibaren her yere koştu, her topu kovaladı. Ne poz attı, ne de hava.

Futbol, çift yönlü bir oyun. Sadece gol atmakla iş bitmiyor. İyi savunma yapıp az gol yemekle de amacına ulaşamıyorsun. Her iki kale önünde becerikli ve etkin değilsen işte böyle Galatasaray gibi boyun eğmek zorunda kalıyorsun.

Dön baba dönelim…

Mustafa Denizli, futbolcularına moral vermek, camiayı diri tutmak için elbette umut verici konuşmalar yapacak. Geçen gün yine böyle demeç verdi. Denizli’ye göre, her geçen gün düşündükleri seviyeye geliyorlarmış.

Ben de Denizli’nin yerinde olsam aynı makamda şarkılar söylerdim. Onun eli mahkum. Biz öyle değiliz. Gördüğümüzü yorumlamak zorundayız. Denizli “Dönüyoruz, döndük” diyor. Dön baba dönelim… Ben acaba başka maçları mı izliyorum!.. Oyunun savunma yönünde bir sakatlık yok. Eskişehir’de de gördük. Takımın üç temel direği Ferrari, Sivok ve Ernst’in yokluğuna karşın Beşiktaş o bölgede sıkıntı yaşamadı. Kaş ve Toraman ile işi idare etti. Onların önüne de Fink ve Uğur’u koyarak fazla zorlanmadı. Ancak ilerideki problem yine üst düzeydeydi.

Beşiktaş’ın forvetleri tel tel dökülüyor ve ileriye dönük en ufak olumlu sinyal vermiyor. Gerçek işte aynen bu. Denizli, “Nihat’ın pozisyonlara girmesinden memnunum” diyor. Bir teknik direktör başka ne diyecek? Mecburen lafları eveliyor, geveliyor. Muhakkak ki durumu o da görüyor. Nihat’taki gelişme, geldiğinden bugüne olsa olsa bir arpa boyudur. Öncesini bilmesek “Bu acemi de nereden çıktı?” diyeceğiz. Bobo da aynı. Adeta futbolu unuttu. Geçen sezonun o başarılı Tello’sunu ara ki bulasın. Yusuf ve Holosko sakat olsalar ne fark eder, olmasalar ne fark eder? Bu sezon takımlarına kazandırdıkları tek maç var mı? Nobre kulübede paslandı. Serdar Özkan top kaybetme uzmanı. Rakipten top almak Serdar’dan almaktan daha kolay.

Forvet olarak geriye kim kalıyor? Tabata ve Batuhan. Bin kez yazdım, bir kez daha yazayım. Tabata’nın 8 milyon euroluk bonservis ücreti korkunç. Ancak bu oyuncu bana Beşiktaş’ı en kolay gole ulaştıracak biri gibi geliyor. Durmadan oyuna sok-çıkar ile bu oyuncu da kaybolur. Tabata’da ısrar şart. Ve artık sanırım Batuhan’a da sıra gelmiştir. Ambargo bitmeli, bu çocuktan yararlanılmaya çalışılmalı.

“Beşiktaş maç kazanmaya başladı” deniliyor. Tamam ama nasıl? Son 3 lig maçına bakalım. Denizli 1-0, Kasımpaşa 2-1, Eskişehir 1-0 ile geçildi. Gol kısırlığının en üst düzeyde olduğu apaçık ortada.

Sevgili Denizli, biliyorum aynı makama devam etmek zorundasın. Ancak gerçek anlamda “Döndük, dönüyoruz” diyebilmenin formülünü de tren kaçmadan bulsan çok iyi olacak.

Dostluğa Doğuş açılımı

Doğuş Grubu, Wolfsburg-Beşiktaş Şampiyonlar Ligi karşılaşmasına bir uçak dolusu insanı götürdü. Davetliler arasında ben de vardım. İlk kez böyle bir seyahate katıldım. Davetliler çok geniş bir yelpazeden seçilmişti. Siyasi yazar, spor yazarı, Galatasaraylısı, Fenerbahçelisi, Beşiktaşlısı, eski yöneticiler, eski başkanlar, eski başkan adayları, kimler yoktu ki…

Mükemmel bir organizasyondu. Her şey dört dörtlüktü. Doğuş Grubu Başkanı koyu Fenerbahçeli Ferit Şahenk, siyah-beyaz kaşkolu hiç düşünmeden boynuna taktı. Sadece Şahenk mi, Fanatik Galatasaraylı Abdurrahim Albayrak, şu anda Fenerbahçe yöneticisi Cihan Kamer de en ufak tereddüt yaşamadan siyah-beyaz kaşkollara büründüler.

Kafiledeki herkes o maç için Beşiktaşlıydı. Renkler ortadan kalkmıştı. Uluslararası bir müsabakada herkes bütünleşmişti. Bu ortamı oluşturan da Doğuş Grubu’ydu. Futbol yaşantımın en renkli gezisiydi. Çok keyif aldım, çok mutlu oldum.

Beşiktaş maçının bir gün sonrasında, Fenerbahçe’nin Romanya’da Steaua Bükreş ile maçı vardı. Ferit Şahenk’in daveti üzerine bu kez de Yıldırım Demirören, o maçı izlemek için Bükreş’e gitti. Ne kadar güzel, ne kadar hoş. Ancak Demirören’in Romanya’ya gitmesi Beşiktaş’ta bir kesim tarafından doğru bulunmadı. Şaşırıyorum ve de üzülüyorum. Hep beraber alkışlamamız gereken gelişmelerde bile bazen ayrımcılık yapıyoruz. Ne işi varmış Demirören’in Fenerbahçe maçında. Hadi canım sen de. Keşke hep böyle Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray kol kola olsa. Keşke hep böyle sevgi dolu, barış mesajları verilse. Doğuş Grubu’nun organize ettiği bu seyahat umarım milat olur.

HAFTANIN İNCİLERİ

Elano, “Alex, Türkiye’ye geldiğim günden beri beni bir kere bile olsun aramadı” diye dert yandı.

— Alex, vefasız postacı. Maçtan maça kapıyı çalıyor.

Derbi öncesi Keita, “Bana Carlos’u verin” dedi.

— Dediği oldu, belasını buldu. Nur topu gibi bir kırmızıya kavuştu!

Keita, “Fenerbahçe’ye gol atıp gerçek Galatasaraylı olacağım” diye konuştu.

— Aferin sözünü tuttu. Gol değil ama mükemmel(!) bir yumruk attı.

Rijkaard, Nonda ile Baros’un kaliteli oyuncular olduğunu ve tercihte zorlandığını sık sık belirtiyordu.

— Şimdi rahatladı artık böyle bir problemi yok.

Trabzonspor Teknik Direktörü Hugo Broos, Kayserispor maçında yaptığı iki değişiklik için “Körlere yol gösterdik” dedi.

— Körler, sağırlar birbirlerini ağırlar.

G.Saraylı Serkan Çalık, “Tüm hafta arkadaşlarla hep derbiyi konuştuk” demişti.

— Anlaşıldı geyik yapmışlar.

Rijkaard, “Go home lafına takılmam. Burada senelerce kalacağım” dedi.

— Böyle diyenleri çok gördük.

Arda, Cristian’ın “adam ol” diyerek üzerine yürüdü.

— Maşallah! Ardacık büyümüş de küçülmüş.

Sabri, derbi sonrası “Ben hiç Fenerbahe galibiyeti görmedim. Son galibiyette alt yapıdaydım” dedi.

— Acıların çocuğu küçük Sabri.

Yattara, banka memuruna parasının yatıp yatmadığını sormuş. Gişe memuru da “Top mu oynadın para istiyorsun” diye çıkışmış.

— Tam bir Karadeniz fıkrası.

Ekrem gibi olsalar, 8’de 8’i bulurlar!

29 October 2009 Yazan  
Kategori Güven Taner

güventaner

Biri hükmen, dört Süper Lig maçını üst üste kazandı… Beşiktaş bir aydır yenilmiyor! Fenerbahçe 8’de 8’e ulaştığında bu az görülen durum, “10’da 10 olur mu?” sorusunu gündem yapmıştı… İster misiniz benzer bir soru 4’te 4 yapan Beşiktaş için açılsın?

“Beşiktaş 8’de 8 yapar mı?”

Bakalım:

İlk 4 maçı A.Gücü, Trabzon(d), Fenerbahçe ve Sivas(d) ile… Beşiktaş bu zorlu rakiplerini yenebilir mi? Yenebilir! Ancak, Bobo’nun, Nihat’ın, Tabata’nın, Tello’nun birer Toraman, Kaş ve ille de Ekrem olmayı bilmesi gerek…

Açayım:

İbrahim Toraman yaklaşık 5 ay sonra savunma göbeğindeki görevine döndü. Nerede ise hiç birlikte oynamadığı bir ortağı vardı. Adaşı İbrahim Kaş… Toraman aylar, Kaş iki yıl sonra savunma göbeğinde yer aldı. Hem de orada on maçtır başarı ile oynamakta olan ikilinin yerine… Bir kaç idmanla… İkisi de umulanın üstünde verimli oldular. Hele yerde çok çabuk ve savaşçıydılar. Kaş’ın kadroya katılışına bir türlü akıl erdiremeyen ufuksuzlar artık anlamışlardır gerekçesini… Onun varlığı Sivok’u gerektiğinde orta alanda kullanma zenginliğini de sağlayacak Beşiktaş’a…

Toraman ve Kaş’ın böyle zamanda savunma sorunu yaşanmasını önleyişi gibi Ekrem’in de zor zamanlara önemli katkısı olmakta. Sağda, solda, orta alanda verilen her görevi ‘gerektiğince’ yerine getirmenin çabasını harcamayı biliyor…

Eskişehirspor’a attığı gol, ona rakip tarafından sunulmuş ‘beleş’ bir gol değil! Ekrem, o golün doğacağını, hatta erkek mi kız mı olacağını ‘ana rahmine düşmeden’ gördü! Çünkü daha top ileri vurulurken koşusunu başlattı. Doğum olayına karışıp el koydu, golün hem babası hem ebesi oldu. Hatta doğmadan adını belirleyip, gözlerine güldü, yanak aldı, gelişini kutladı, nüfus cüzdanını çıkarttı!

O, rakip savunmanın üzerinde baskıyı kurmasa idi, savunmadaki üç, hatta kaleci ile dört rakibi hata yapmaz, yapsalar da durumu toparlayacak olanak bulurlardı.

Beşiktaş’ın lige ağırlığını koyuşu Ekrem’lerin İbrahimlerin çoğalması ile olasıdır.

Tello, Bobo, Nihat, Tabata az mı hücum gücüdür? Birlikte ayağa kalkıp, birer Ekrem verimine ulaşsalar Beşiktaş ligin akışına yumruğunu vurur, Beşiktaşlının yüzünü güldürür! Kim bilir 8’de 8 bile yapar!

“Sezon sonu yokum”

28 October 2009 Yazan  
Kategori Haberler

Tecrübeli kalecimiz Rüştü Reçber, yaşanan sorunla ilgili yaptığı açıklamada, taraftarın kendisini protesto etmesini normal karşıladığını ancak yaşananlar nedeniyle üzgün olduğunu söyledi. NTV Spor’a konuşan Rüştü, futbolda zaman zaman işlerin istendiği gibi gitmeyebileceğinin altını çizerek, “Sezon başladığından beri camiamızın istediği neticeleri alamadık. Ancak şu an bir toparlama çizgisine geldik. Benim taraftara kırgın olmam gibi bir durum söz konusu değil. Ancak bir üzüntüm var. Çünkü olmayan sebeplerden dolayı bana karşı bir tepki oluşunca, üzülüyorum. Kimseyi suçlamıyorum, futbolun doğasında olan şeyleri kabullenmemiz lazım. Başarı için kenetlenmemiz lazım” ifadelerini kullandı. Beşiktaş ile olan sözleşmesi sezon sonunda sona erecek olan Rüştü, kariyerini yurt dışında noktalayacağına da sözlerine ekledi. Kaynak: Sabah

Wolfsburg Maçına Bedava Bilet Kazan!.

26 October 2009 Yazan  
Kategori Haberler, Manşet

bedavabilet

2 Senedir Beşiktaşımızın kendi sahasında oynadığı tüm maçlara bedava
kapalı alt bileti veren Kartal Pençesi bu sene de yeni açık bileti vererek
Beşiktaşımızı İnönü’de izleme fırsatı veriyor..

Wolfsburg maçı bedava bilet yarışmasında toplam 7 soru sorulacaktır, 26
Ekim Pazartesi günü başlayıp 1 Kasım Pazar günü son bulacaktır.. Her gün
saat 15:00 ‘da bir soru sorulacak ve cevap hakkı için 24 saat
tanınacaktır.. En çok doğru cevabı bilen bileti kazanacaktır..

Ankaragücü maçı için bedava bilet yarışması düzenlenmeyecek.. Haftanın en
aktif üyesine verilecek..

Mancester United maçı dahil olmak üzere tüm maçlara bilet verilmiştir!.

Ödüllü Yarışmalarımız Bölümünden Takip edebilirsiniz.
www.kartalpencesi.com/forum/odullu-yarismalarimiz-f76.html

Kartal Pençesi | www.kartalpencesi.com
Kara Kartalım | www.karakartalim.com

Toplam 11 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.1234510...Son »

Google Adsense Popup Engellenmeyen Reklam Kodu